



Sanırım ilkokul üçüncü sınıftaydım. Sanırım diyorum çünkü köy okulunda okuduğum okul, birleştirilmiş sınıflardı. Yani birinci, ikinci, üçüncü sınıflar aynı sınıf ortamında ders görüyor ve bu üç sınıfla tek bir öğretmen ilgileniyordu. Dördüncü ve beşinci sınıflar ise başka bir sınıf ortamında başka bir öğretmen tarafından derslerine devam ediyordu. Yani okulumuzun iki sınıf ortamı ve bu ikisinin arasında küçücük idari işler için ayrılmış müdür ve müdür yardımcısı odası vardı. Doğal olarak iki öğretmenden kıdemlisi müdür, diğeri ise müdür yardımcısı oluyordu. Üçüncü sınıfta olduğumu tahmin ediyorum çünkü hatırladığım öğretmen bir, iki, ve üçüncü sınıflarla ilgileniyordu. Aynı zamanda sınavda sorduğu bir soruyu hatırlıyorum. Bu soru birinci ve ikinci sınıflara sorulacak bir soru değildi. Soru Türkçe dersi sınavına aitti. Sınav yapılmış kağıtlar toplanmış ve öğretmen, masasına çağırdığı öğrencinin kağıdını gözlerinin önünde okuyup, hatalarını gösterip, doğru cevapları vererek, dönüt, düzeltme ve pekiştirmelerle puanlamasını yapıp, sınav kağıdını okuyordu. Sıra bana geldiğinde heyecanla başına dikildim ve kağıdımı okuyup puanlama yapmasını birazda korkuyla izliyordum. Korkuyordum çünkü "bunu nasıl yapamazsın, defalarca anlatmadım mı?" demesinden korkuyordum. Üstelik sınıf karşısındaydım. Ya çok azarlarsa beni! Arkadaşlara rezil olurdum. İşte bu düşüncelerle hatırladığım bu soruya sıra geldi. "Tutumlu insanlar nasıl biridir?" Daha önce hiç duymadığım bir kelimeydi bu. Köyde yaşadığımız için kullanılmazdı veya yerine başka bir kelime kullanılırdı. Belki de henüz kelime dağarcığım gelişmediği için bilmiyordum. Boş bırakamazdım. Kesinlikle cevaplamalıydım. Önce tutumlu birinin, iyi bir insan mı yoksa kötü bir insan mı olduğunu düşünüp, karar verip, bunun üzerine sallamalıydım. Sonuç olarak iyi bir insan olabileceğine karar verdim ama cevap olarak ne yazacağımı bilemedim. Zaman tükenmek üzereydi ve "iyi biridir." Yazıp sınavı bitirmiştim.
Hoca önce soruyu, ardından cevabı okuyup gülerek yüzüme baktı. Neden güldüğünü yorumlamaya çalışıyordum. Acaba kötü bir değer sahibine iyi insan mı demiştim. Buna mı gülüyordu. Korku ve endişeyle karışık, utanmış ve kızarmış yanaklarımla, belli belirsiz öğretmenin gülüşlerine sırıtarak cevap verdim. Sonra hoca kağıda dönüp "tutumlu ne demek bilmiyorsun ama iyi bir şey olduğunu biliyorsun. İki puanı hak ettin." diyerek benim bu cevabımı kısmen de olsa pekiştirdi. Belki de bu olaydan dolayı hayatım boyunca girdiğim tüm sınavlarda, bilmediğim sorularda dahi hiç boş bırakmayıp kesinlikle bir şeyler yazdım ve bu davranışımın çok ekmeğini yedim. Teşekkürler Cevdet hocam. İki puan bana çok şeyler kazandırdı. Bu yüzden olsa gerek ki yalnızca düşünerek kelimelerin, kavramların kökenlerine inip, anlamlarını irdeleyerek, hiç bilmediğim sorular cevapladım. Böylece kendi kendime öğrenmeler gerçekleştirdim. Muhakeme yeteneğim arttı ve felsefi düşünceler içinde kendimi raks ederken buldum. Öyle ki yalnızca evren üzerine düşünüp bir fikir yürüttüğümde, aslında bu fikrin yüzyıllar öncesinden bir filozof tarafından ortaya atıldığını öğrendiğimde, hep kendimle gurur duydum. Demek ki bazı konularda düşünme yeteneğim bir filozofla aynı düzeyde.
İşte böyle sevgili dostlar, bazen okyanusta bir kelebeğin kanat çırpışı kıyılarda metrelerce yükseklikte dalgalar oluşmasına sebep olabiliyor. Buna da zaten kelebek etkisi deniyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder