Ben çocukluğumu öyle ışıklarıyla süslü, internet kafeleriyle karanlık ve sahiliyle kalabalık bir şehirde geçirmedim. Ben çocukluğumu bin bir çeşit renkleriyle süslü ağaçların ve o ağaçların gölgesinde, kil çamurundan yaptığımız arabalarla oynayarak geçirdim. Ben çocukluğumda hiç zile basıp kaçmadım mesela. Ben hiç lunaparka da gitmedim. Gitmeyi de hiç hayal etmedim. Çünkü bizim lunaparkımız daha güzeldi. Hep doğada olanla oynadık. Olmayanı hayal etmedik hiç. Ağaçlardı bizim oyun alanımız. Herkesin de bir ağacı vardı oyuncağı benimsediği. Yani herkesin bir lunaparkı vardı kimseden medet beklemediği. İşte o oyun ağaçları yazları daha güzeldi bize. Denize gidemezdik belki ama meyveyi de pazardan alıp yemezdik. Lunaparkımızda dallarıyla uzatırdı bize oyuncaklarımız. Bu yüzdende pekte fazla acıkıp oyunumuzu bozmazdık hemen. Saatlerce oynadık onlarla. Bazen atlı karıncalarımız oluverirlerdi bazen de çarpışan arabalarımız. Bazen de durağan ağaç üzerinde araba yarışı yapardık. Çok hızlı giderdik hatta o kadar hızlı ki bulutlarla yarışır güneşe selam çakardık. Bazen de akşam olur inemezdik ağacımızdan. Çok sevip de bırakamadığımız dan değil. Çünkü ağaca çıkması daha kolaydır inmekten. Her zamanda oynamadık tabi ki. Boyumuzu aşan kazmalarla tarla da kazardık biz. Güneş kızdırdığı zaman su biter eve su almaya gönderilirdik zorla. Oflayıp yerdeki taşa tekme atardık çekil önümden dercesine ama tıpış tıpış gider gelirdik. Bazen de imece ye giderdik komşuya. Yine su biterdi ve komşunun çocuğuyla kıyaslanır kim daha hızlı su getirecek derlerdi bize. Bizde gaza gelir son surat giderdik suya. Ama her zamanda gittiğimiz gibi gelmezdik. Çünkü düz yolda sel alırdı bizi dizler dirsekler yara içinde. Ama ağlamazdık ki biz, hep gülerdik. En sevdiğimiz oyunlardan biriside yaramızın kabuğunu soymaktı dirsekten. Zaman geçer o tarlalarda ekinler olur biçmeye de giderdik oraklarla, ama beceremezdik ki elimizle yolardık. Sonra birden kaybolurduk ekinler içinde. Bazen de yorulur kaçardık usulca hazır dedikodu kızışmışken. Ama en güzeli kızakla o ekinleri taşımasıydı. Ekini kızağa yükler en üstüne de biz çıkar otururduk. Dönüşte de kızak boş olur kızak üstünde türkü söylerdik. Ama hep yaz olmazdı ki bizim oralarda. Kış da olurdu ama onun öncesinde sonbahar. En çokta son baharı severdim. Çünkü kışın müjdesini verirdi bize. Hatta hiç unutmam bir son bahar günü arkadaşlarla beraber toplanıp tüm ağaçların yapraklarını dökmeye çıktık. Yapraklarını döksün ki kış daha erken gelsin dimi ama? Ne yazık ki bitiremedik yaprakları. Öğrendik ki kışa daha çok var. Bazense sabah uykudan hemen kalkmak istemezdik ta ki o müjdeyi duyuncaya dek.
Annem- -oğlum kalk yeter uyuduğun
- ya anne ya uyicam işte
-kalk az bak pencereden dışarıda ne var?
Bunun ne demek olduğunu artık öğrenen ben hemen pencereden bakardım ne kadar yağmış diye. Sonrada kapıyı açar dışarı çıkarken yüzüstü yere gömülürdüm çatıdan üzerime düşen kar kütlesiyle. Ve uzunca süre hem halime kahkahalarla gülüp hem de üzerimi temizlerdim kardan. Sonra bulduğum ilk naylonla kaymaya giderdim. Sonra kardan adam sonra yemek molası ve ıslanan yün çoraplarımızı sobada kuruturduk. Günler böyle güzel geçerdi. Bazen aşırı soğuk bazense güllük gülistanlık. Ama kıştan da sıkılırdık biz. Elde kürek tüm karları kürüyüp çimene ulaşmaya çalışırdık, Ama bir gün sonra tekrar yağardı ve biz üzülürdük. Kış uzun sürerdi ama oda biterdi. Bahar ayında çiçekler açar papatya toplar sonra geri atardık. Ağaçlar çabuk meyve versin diye sulardık mesela. Ağaçtan dal koparıp dikerdik büyüsün diye. Kar sularının oluşturduğu küçük dereciklere kozalak atar hangimizinki daha hızlı diye yarıştırır ve daha bunun gibi birçok ismi konulmamış oyunlar oynardık biz. Oynamak için hiç bir zaman bir oyuncağa ihtiyaç duymadık. Yani lafın kısası bizim lunaparkımız çok büyüktü. O kadar çok büyüktü ki hayallerimiz kadar büyük.
16 MAYIS 2013
03:33
16 MAYIS 2013
03:33

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder